Röportaj: "Türkiye’nin en hain özelliği insana her zaman umut vermesidir."

AZİME GÜÇ: “Aaahh Belinda” filmini konuşalım. İlk defa bu derecede fantastik bir film yapılıyordu. Bu senaryoyu yazma süreci nasıl gelişti ve böyle “uçuk” bir projeyi nasıl kabul ettirebildiniz?

BARIŞ PİRHASAN: Atıf Yılmaz ve Macit Koper’le çalıştığımız, Müjde Ar’ın başrolünü oynayacağı bir projede o kadar tıkanmış ve bunalmıştık ki, belki bir fikir verirler diye çevremizdeki beş altı arkadaşı da çağırıp bir beyin fırtınası yapmaya kalkıştık. Aaahh Belinda, yani bir reklam filminde rol alan kadın oyuncunun kendini o dünyada tutsak edilmiş bulup, filmin sonuna kadar kendi kimliğine dönme kavgası verişi o toplantı sırasında aklıma geldi. İçtenlikle söylüyorum, “fantastik” sözcüğü aklımdan bile geçmemişti o sırada. Yalnızca çok eğlenceli bir hikâye anlatacağımıza emindim. Toplantıdakiler oy birliğiyle, bunun çok saçma bir fikir olduğuna karar verdiler. Sinirden titreyerek çıkıp gittim ve telefonu açıp, olan biteni Deniz’e (Deniz Türkali, kızkardeşim ve Atıf Yılmaz’ın karısı) anlattım. Hikâyeye bayıldı ve Atıf ağbinin anlaması için bunu mutlaka yazmam gerektiğini söyledi. O hızla beş sayfalık bir sinopsis yazıp verdim kendisine. Deniz haklıydı. Atıf Yılmaz okur okumaz arayıp “hemen otur yaz bunu...” dedi. O beş sayfalık sinopsisten doksan dakikalık bir senaryo çıkartmam sekiz günümü aldı. Müjde açık açık, filmin yapımcıları ise kem küm ede ede senaryodan hiçbir şey anlamadıklarını söylediler. Hatta film çekilip ilk kopyasını seyrettiğimizde bile suratlarından düşen bin parçaydı. “Nasıl satıcaz ağbi bu filmi, kimse bişey anlamayacak...” diye sızlandıklarını duymuştum. Film Antalya Film Festivali’nde En İyi Film, En İyi Yönetmen ve En İyi Kadın Oyuncu ödüllerini alınca biraz, o yılın gişe rekorunu kırınca iyice rahatladılar. Yani sorunun cevabı: “Atıf Yılmaz olmasaydı, Aaahh Belinda’yı kimseye kabul ettiremezdim...” olmalı.


AZİME: Aaahh Belinda’nın sahneye uyarlanması söz konusu sanırım. Bir de yeni versiyon çekilmesinden söz ediliyor...

BARIŞ: İkisi de doğru. Belinda’yı bir tiyatro oyunu olarak yeniden yazıyorum. Zaten hikâyenin özü sahneye uygun. Filmin finalinde kullandığım Shakespeare’in “Hırçın Kız” oyunundan aşırılmış dialoglar nedense kimsenin dikkatini çekmedi. Açıkçası bu benim de bilinçli yaptığım bir alıntı değildi. Ama sonradan düşünükçe, Aaahh Belinda’nın “Hırçın Kız”la akrabalığını keşfettim. Yeni versiyona gelince, bunu çoktan yazıp bitirdim. Bu versiyonda kahramanımız bir erkek. Kendini iki çocuk babası, maço bir polis komiserinin hayatına tutsak edilmiş bulan bir gay oyuncu. Yine cesaret gerektiren bir proje, ama bir Atıf Yılmaz yok şimdi... İş başa düşüyor...


AZİME: “Usta Beni Öldürsen E” filminin YKY tarafından yayınlanan senaryo kitabının ekinde Bilge Karasu ile yazışmalarınız var. Bu bence çok incelikli bir durum. Yani filmi uyarladığınız öykünün yazarıyla yazışmalarınız ve bu doğrultuda ilerleyen senaryo yazımı... Düşündüğüm gibi sıradışı bir durum mu bu sahiden?

BARIŞ: Bilge sıradışı ve “sıraüstü” bir insandı. O sırada Londra’da sinema okulundaydım ve bu benim mezuniyet projem olacaktı. Sinopsisi yazdıktan sonra bir mektupla birlikte kendisine göndermiştim. Söylediğin gibi, yazışmalarımız kitapta yayınlandı. Tekrarlamak gereksiz. Ama benim altını çizeceğim kilit cümlesi şu oldu: “Benim öykümü değil, senin senaryonu konuşacağız...” En küçük bir “yazar kaprisi”yle karşılaşmadım. Film açısından hatalı bulduğu şeyleri en ince ayrıntısına kadar yazdı ve söyledi, yararlandım. Filmin yapımı defalarca ertelendi. Yazdığım son taslağı götürdüğümde çok hastaydı. “Artık çok geç, okuyamam...” deyişi aklımdan çıkmıyor. Filmi göremedi. En büyük üzüntüm...


AZİME: Dizi senaryoları da yazıyorsunuz ve bunun en büyük nedeni, para. Eskiden küçümsenen dizi sektörünün, bugün özellikle Amerika’da çok ciddiye alındığını biliyoruz. Müthiş paralar harcanıyor ve ortaya harika işler çıkıyor. Son örneği sanırım ikimiz açısından özellikle “Breaking Bad”. Biz bu tür diziler yapmaktan ne kadar uzağız?

BARIŞ: Ne bileyim? Bir bakarsın daha iyilerini yapmaya başlamışız. Ciddiyim. Türkiye’nin en hain özelliği insana her zaman umut vermesidir. Bu coğrafyanın öyle bir tarihi, öyle gizli (daha doğrusu bastırılıp gizlenmiş) zenginlikleri var ki... Ama bu yönde bir irade, bir kararlılık, bir tutku var mı diye sorarsan cevabını veremem. Şimdilik görmüyorsam, bu olmadığı anlamına gelmez. Tabii ki para kazanmak zorundayım ama aramaktan, “harika işler” yapma tutkusundan vazgeçmek zorunda değilim.  


AZİME: Dizi yapanlar için, insanın yaratıcılığını etkileyecek çok fazla kısıtlama ve engel var ülkemizde. Ama bir yandan da ben bunun farklı bir yönden yazarı kışkırttığını düşünüyorum. Daha ince, ustalıklı anlatım yolları bulmaları gerekiyor çünkü. Mesela “Leyla ile Mecnun” dizisinde ana karakterler kafayı bulmak için “üzüm” yiyorlardı. Bunun gibi başka zekice buluşlar da vardı dizide... Ne diyorsunuz bu işe?

BARIŞ: Üzüm yiyip kafa mı buluyorlardı sahiden? Helal olsun onlara! Baskı ve sansürün sanatçıyı kışkırttığı, zekice anlatım yolları keşfettirdiği doğrudur. Ama bence özgürlük her zaman daha iyidir. Özgürlük olsun, herkes dilediği dilde, inandığı doğrultuda yazıp çizsin de, sanat o kadar incelmeyiversin. Ya da öz denetimle incelip, kendi kendiyle yarışarak kışkırtsın. Herşeyi devletten beklemeyelim yani...


AZİME: Bir söyleşinizde, yazılmış en iyi senaryoyu sormuşlar ve siz de “Chinatown” demiştiniz. Onca müthiş film arasından neden bu filmi seçtiniz?

BARIŞ: O gün, o soru sorulduğunda öyle hissetmişim. Yoksa yazılmış en iyi senaryo diye bir şey olamaz zaten. Ama Chinatown dediğim için pişman da değilim. Olağanüstü bir ustalıkla yazılmış ve yapılmış bir film. Polanski’nin, Robert Towne’ın orijinal senaryosunu epey değiştirmiş olduğunu da biliyoruz. Sonuç bir başyapıt. Neden böyle söylüyorum? Çünkü Chinatown, ahım şahım bir toplumsal bilinci olmayan sıradan bir dedektifin hikâyesi. Film de adamın trajik yenilgisiyle sona eriyor. Ama biz onun macerasında korkunç Amerikan sisteminin dişlilerini ve onca yüceltilen “birey”in çaresizliğini, cehennemini görüyoruz, yaşıyoruz. Bu büyük bir başarı bence.


AZİME: Çektiğiniz filmler arasında sizin için en özel olanı hangisi, niçin?

BARIŞ: İşte en zor soru! “Niçin” kısmını geri alırsan söyleyeyim: “O da Beni Seviyor”. Peki niçinini de söyleyeyim: O, benim kendimi en çok silebildiğim, kendi sesimi en az duyurmayı başarabildiğim film oldu. Filmin karakterlerine, aşk ve öfkeyle bağrışıp çağrışmalarına, mekânlarına, yemeklerine, gecelerine ve gündüzlerine kulak kesildim. Bakmanın, alan tanımanın, geride durmanın ve hizmet etmenin tadına vardım.  


AZİME: Sizin farklı alanlarda film çekmek istediğinizi biliyorum. Mesela bir vampir filminin İstanbul’a çok yakışacağını söylemiştiniz. Ve eminim, siz vampir filminden bile bir toplumsal eleştiri, marjinal bir yorum çıkarırsınız.

BARIŞ: Vallahi yapmiycam! Daha proje bile ortada yokken bütün yapımcıları kaçırtacak şeyler söylüyorsun. Bak benim düşündüğüm vampir, Bizans’tan kalma çok yalnız bir adam. Kendisinin dünyadaki tek vampir olduğuna inanmış. Günümüzde sıradan bir turist rehberi. Kanını emdiği insanlar vampir olmuyorlar, ölüyorlar. O da yalnızca, kesinlikle intihar etmeye karar vermiş olanları ısırıyor. Bir gün bağlı olduğu acenta, yakında İstanbul’a gelecek bir grup turistin mutlaka kendisinin kılavuzluğunu istediğini söylüyor... Gerisi korku, gerilim, komedi filan. Eğlence işte...


AZİME: Şiirle alıp veremediğiniz nedir? Ya da şöyle sorayım, şiirle bu aranızdaki “şey/bağ” nedir?

BARIŞ: Bu sorunun cevabını kesinlikle bilmiyorum. İlk şiirlerimi ilkokulda yazdım. Orta okulda geçirdiğim beş yıl süresince hiç yazmadım. Ama okudum. Okuduklarımı da çoğunlukla hiç uğraşmadan ezberliyordum. İngiliz okulunda okuduğum için İngiliz şairlerin, bir de edebiyat dersinde okutulan divan şairlerinin şiirleri. Liseye başladığımda nedense şair olduğumu ilan ettim ve buna kendimi de inandırıp defterler dolusu şiir yazdım. O günlerin (60’ların sonu) rüzgârı olan İkinci Yeni ve henüz boy vermeye başlamış toplumcu, devrimci şiir akımlarıyla ilgisiz, Ahmet Haşim ve Fuzûlî etkisinde şiirler. Gerçekten şair olduğuma inanıyor muydum, yoksa şair olma fikri hoşuma mı gidiyordu? Üniversite yıllarında tek tük şiirlerim yayınlanmaya başladığında bile bu soru kemirip duruyordu içimi. Sonra bir gün “Kımıltılar Düşesi” diye bir şiir yazdım. Daha doğrusu önce yanımda şaşkın şaşkın bakan bir arkadaşıma şiiri baştan sona okudum. Sonra oturup kaleme aldım. Kendi kurduğum dizeler değil de, kulağıma üflenmiş sözcüklerdi sanki. İlk defa buluğa erdiğinin farkına varmak gibi şaşırtıcı, sersemletici bir deneyimdi bu. Tabii ki her şiir böyle yazılmaz, ama o günden sonra şiir yazmamak, ruhu bir yana bırakalım, vücudumdan vazgeçmek gibi gelir oldu bana.


AZİME: Son olarak, gelecek için aklınızda ne var? Size “görev tamamlandı” dedirtecek bir iş var mı kafanızda?

BARIŞ: Çok uğraştıysam da bir inanca adayamadım kendimi. Bu dünyaya neden, ne için gelmiş olduğumu hala bilmiyorum. Tesadüf olmalı. Bu yüzden de hangi görevin tamamlanması gerektiği konusunda bir fikrim yok. Açık seçik gördüğüm, bildiğim şeyleri, korkularım ya da çıkarlarım yüzünden bilmezden gelmemeye çalışıyorum. En büyük dileğim, gitme zamanımı ve biçimini kendim seçebilmek.


Kaynak: Vii Magazine