VAHŞİLER

Arabanın sol ön koltuğundaydım ve tren köprüsünün altından geçiyorduk. Arkadaşım, "Çabuk bir dilek tut!" diye bağırdı. Üstümüzden tren geçiyormuş ve bu anda dilediğin şey olurmuş. Telaşla üç şey birden dilediğimi köprüyü geçtikten sonra farkettim. Arkadaşıma söyleyince kahkahalarla güldü. Kararsızlardan olduğu için hâlden anlamıştı.

    Bir kararsız için hayat güçlüklerle doludur. İç ses: “çay mı, kahve mi?" Bocalayıp sıkıldıktan, ikisinin tadını ayrı ayrı damakta hissettikten sonra: "Kahve..." "Pembe fincanda mı, mavi fincanda mı?" Ya başkalarını ilgilendiren konularda karar vermek gerekiyorsa?..

    1986'nın sonlarında, “Yağmurun Elleri” senaryosuyla uğraştığımız sıralarda Atıf Yılmaz, "Gelecek yıl bir film çekmek ister misin?" diye sordu. "Hazır mıyım acaba?" diye sordum kendime. "ışıktan anlamazsın, objektifleri bilmezsin, resim derslerinde her zaman başarısızdın, giyim kuşamında genellikle zevksiz, seçtiğin çantalar her zaman gülünçtür..." Bu kadar övünmek yeter, “isterim" dedim. Sonra Cengiz Ergun (Odak Film'in sahiplerinden, yapımcı) sonra da Müjde Ar, "Gelecek yıl seninle film yapalım" dediler. Senaryoyu düşünmeye başlamıştım bile..

Kıskançlık üstüne bir film yapmayı, “Adı Vasfiye” çekilirken Urla'da düşünmüştüm. Bir de ad bulmuştum filme: "Kış Geceleri". Aklımın bir yanında da "Ölmenin Bir Vakti" vardı. Öldürülen genelev patronu bir kadınla kızı üstüne yarı polisiye. Bu ikincisinden çabuk caydım, çok masraflı olacaktı.

    “Yağmurun Elleri” suya düştü, “Kadının Adı Yok”u yazdım, Atıf Abi beğenmedi, yeniden yazdı, derken yaz bitti, ben “Moby Dick” diye bir şiir yazdım, yazınca merak edip yeniden Moby Dick'i okumaya kalkıştım. Kitabın girişinde Melville'in balinalar derlemesine göz atarken Goldsmith'in Johnson'a yazdığı mektuptan alınmış bir cümle karşıma çıktı: "Küçük balıklar üzerine bir masal yazacak olursanız, koca balinalar gibi konuşturursunuz onları." Kısa öykü, sinopsis, tretman gibi sıkıcı işleri bir yana bırakıp, kağıdın başına “KÜÇÜK BALIKLAR” yazdım ve doğrudan senaryoya girdim. Böyle özgürlük dünyanın hiçbir yerinde kolay kolay nasip olmaz yönetmene. Şimdi yarım kalmış olan filmimin çekim senaryosu, 1987 Kasım'ında bitirdiği senaryoyla aynı gibi. Eleştirileri göz önüne alıp yaptığım değişiklikler tümüyle kendi isteğimle oldu. "Bu özgürlüğün bir bedeli yok mu acaba?" diye sorulursa, orada söz "vahşiler"e gelir.

Senaryoyu önce Müjde'ye okudum. Ben okudum, o dinledi. Ben, şimdi bile sevdiğini düşünüyorum. Niye oynamadı peki? Bana sorulursa tam anlayamadı ve riskli buldu. Ertem Eğilmez de okumuş, "Oyna" demiş. Günahı boynuna, bence: "O ibne, Atıf'ın kıçına takılıp kadın senaryoları yaza yaza iyice bokunu çıkardı, bana sorma, meraklıysan git oyna" demiştir. 

    Atıf Abi, "Müjde istemezse Zuhal'i oynatırsın" deyip bir festivale doğru uçtu, beni, Cengiz ve Oğuz beylerle baş başa bıraktı. Cengiz, senaryoyu okuduğunun ertesi günü endişeli ve huzursuzdu. Oğuz daha iyimser, komşularının sık sık kavga ettiklerini, senaryonun gerçekçi olduğunu söyledi. Birkaç hafta geçtikten sonra Küçük Balıklar'ı Zuhal Olcay'a verdim. 

    Yıldırım Türker, filmin sanat yönetmeni. Senaryo üstünde yaptığımız dramaturji çalışmasıyla (Semih Fırıncıoğlu'nun mektubunu da teşekkürle anmam gerek) ve oyuncu seçimindeki önerileriyle hep işin içindeydi. Nihat'ı da (İleri) öneren o. Önce Mesut (Feryal'in sevgilisi) rolünü önerdim Nihat'a. Senaryoyu gözleri parlayarak okudu ve Sinan(Feryal'in kocası) rolünü eninde sonunda almaya içinden yemin ederek, önerimi kabullendi. Zuhal'e gelince... İşi iyiden iyiye dedikoduya döktüğümü ve daha bitirmeyi bile beceremediğim filmin yaşam öyküsüyle kafa ütülediğimi düşünenler vardır şimdi. Bizim kuşak (hiç olmazsa gençlik yıllarında) bol bol örgütlere girdi, çıktı, atıldı, yönetti ve yönetildi. Bu ilişkilerdeki yol yordamın, toplumun her alanında nasıl hınzırca işlediğini anlatma hevsemi kursağıma itip, yalnızca, karar verme zorluğu çeken bir insan için bu işlerin, doğrusu zevkli de sayılabilecek bir kendiyle mücadele süreci olduğunu söyleyerek lafı değiştirmeli artık. Çünkü Hale'nin (Soygazi) adını Feryal rolü için dillendirdiğimde bir kararsızlık söz konusu değildi benim için. Bu fikri uzun süre sinsice kafamda taşıdığımı anlayan olmuşsa da "iş işten geçmişti". Hale, Zuhal'in de rolü istememesine gülüverip, "Olur, ben oynarım" dedi.

    Sıra çekim tarihinin ertelenmesine gelmişti artık.

    Odak Film'in ekonomik darboğaza girdiği günlerdi. "En geç gelecek ay" durum düzeleceği için önce Nisan, sonra Mayıs, sonra da bir anlaşma imzalanıp 15 Temmuz'a ertelendi film. 15 Temmuz'da da durumun gelecek ay düzeleceği anlaşılınca projeyi Odak Film'den alıp, kendim başka bir yapımcı bulmaya karar verdim. Bunun düpedüz yapımcılığa girişmek olduğunu anlayınca da bir bütçe çıkardım. Bunu paylara bölüp, tek projeliğine çok ortaklı bir şirket kurma girişimimiz (Mustafa Kemal Ağaoğlu yardım ediyordu bana) başarısızlıkla sonuçlanacaktı ki, Hale, Cahide önerisini aldı. Bu arada Odak'çılar, "Cahide bitince Küçük Balıklar'ı biz yaparız" dediler. Oturup Geceyarısı Hikayeleri'nin TRT'den alacağı yanıtı beklemeğe başladık.

    TRT'ye bir proje önerildiğinde önce repertuar kuruluna gider. Repertuar kurulu (o günlerde genel müdür değiştirilmiyorsa ve kuruldakiler kendilerini yetkili hissediyorlarsa ve eğer toplanabilirlerse) birkaç ay içinde, kendisine gelen projelerin, televizyon seyircisi için ilginç ve sağlığa yararlı olup olmadığına karar verir. Karar olumluysa, denetim kurulu (değişen yönetimler nedense bu kurula pek dokunamazlar) söz konusu projenin izleyiciler üzerindeki muhtemel yan etkilerini araştırır. Zararsız bulunan projelerin sahiplerinden bütçe istenir ve sunulan bütçe kafadan yarıya indirilir. Pazarlıklar yapılır. TRT Bütçe formlarında yer alan "makyaj asistanının dördüncü yardımcısı" filan gibi kalemler sinemamızda mevcut olmadığından belli bir esneklik doğar, uyuşum sağlanır, üretime geçilir. Bütçe konusunda hiçbir ödün verilmemesini savundum. Repertuar ve denetim aşamalarında bir sorun çıkmasını olası görmüyordum. Gerçeküstü çizgiler taşıyan kısa öyküler yazmıştık ve bu filmler Atıf Yılmaz'ın genel gözetimi altında çeşitli yönetmenler tarafından çekilecekti; açıkçası TRT için büyük fırsat! Bir yıla yakın oyaladıktan sonra, kurullar önerdiğimiz diziyi halk sağlığına zararlı buldular. 

    1989 Şubat'ında Küçük Balıklar'ı çekmeye başladık. Çoğu sahnelerin dekupajını yapmış (sahneleri çekim planlarına bölmüş) ve mekanların krokileri üstünde çekim açılarını saptamıştım. Atıf Yılmaz'ın yöntemi: Çekim öncesi, sahneleri kafasında kurgulamış, krokiler üzerinde ayrıntılı olarak işaretlemiştir. Bunları asistanlarına verir, mekan bu krokilere göre düzenlenir, ışık yapılır. Belli düzeltmeleri kendisi yaptıktan sonra çekim planı titizlikle uygulanır. Çekimler çok az tekrarlanır ve kurgu zaten ayrıntılı olarak tasarlanmış olduğu için fazlalıklar çekilmez. Kim neyi söylerken kamera nereye bakacak; buna karar verilmiştir ve uzun bir dialogu olan oyuncu, yalnızca kameranın kendisini gördüğü bölümleri oynar, en azından kamera bu bölümlerde çalışır. Söylemesi pek kolay bu yöntemin nasıl bir ustalık ve tasarım gücü gerektirdiğini çekime girince anladım. Filmin çekimi durdurulduktan bir süre sonra bir kokteylde karşılaştığım Şerif Gören: "Kabahat senin, çok film harcamışsın, senin görevin verili koşullar içinde filmi bitirmekti" dedi. Kendi sahip oldukları ustalıktan yoksun olduğumu yüzüme vurmuştu böylece. Filmi yarım bırakılmış bir yönetmene göstermesi gereken incelik ve dayanışmadan yoksun olduğunu üzülerek düşünüyorum ama dedikleri "verili koşullar içinde" doğruydu.

    Yasin suresini pirinç tanesine yazmağa girişmiş hattat, görünmezler dünyasına yolculuğa çıkmış, serüvenini seçmiş, sınırlarını kendi çizmiştir. Bir de koşulların elverişsizliğinden doğan zorunlu hünerler vardır. Yeryüzü, kıstırılmış insanın yarattığı mucizelerle dolu. Ustalar, hüner sahipleri, zenaat erbabı, verili koşulları kabul etmek istemeyen, onları değiştirmeğe çalışan birini görünce öfkelenmezler, sevgiyle yardımcı olurlarsa, yaptıkları işin de değeri artar, saygınlıkları da.

    Görüntü yönetmeni Anton Klima, daha önce Zülfü'nün filminde Jurgen Jurges'in asistanlığını yapmıştı. Kendi çektiği kısa filmleri gördüm. Sonra Almanya'da karşılaştık, projeden söz ettim, senaryoyu anlattım. Konuyu beğendi, benimle anlaşacağını sezdi, Türkiye'de çalışma fikri çekici gelmiş olmalı, "Sizin koşullarınızda çalışırım," diye yanıtladı önerimi. (Biz önce Orhan Oğuz'la anlaşmıştık ama ertelene ertelene bizim film onun kendi filmiyle çakıştı). Birlikte bunca serüven yaşadıktan sonra (şirketin verdiği kameranın bozuk çıkması, asistanın gidip Almanya'dan kamera getirmesi, -Türkiye'dekilerden daha ucuz bir kamera!-, çekimden bir gün önce işe başlayan prodüksiyon amiri piyasadan şaryo bulamayınca gidip AFM'den beş kat pahalı "Hot Dog" ve crane alıp lüks içinde yüzmemiz, aynı prodüksiyon amirinin sette "bitmez bu film bitmeez" diye askerlik muhabbeti sardırıp, onuncu iş gününde artık para isteyenlere "'yine iyisiniz" havasında onar yirmişer bin lira dağıtması, on altı saatlik iş günleri ve masraflarını bile alamadan Almanya'ya dönme zorunluluğu, falan da filan) Anton'la çalışmanın benim için büyük bir keyif ve talih olduğunu düşünüyorum. Bana en büyük kararsızlığı yaşatan o dur.

    Kadın balkon kapısından, adam elinde bavulla sokak kapısından hole giriyorlar. Çocuk mutfakta su içmiş, koşarak geliyor, babasına çarpıp adamı sendelettikten sonra elindeki bardağı tezgaha bırakıyor ve koridora atılıyor. Adam "Yavaş oğlum" dedikten sonra gidip telefonu açarken, kadın birikmiş su ve elektrik faturalarına bakmaktadır. Peki bu arada kamera ne yapmalı? Nerede durmalı, nereden nereye yürümeli? Dar-geniş, uzak-yakın hangi objektifler kullanılmalı? Basit bir fotoğraf makinesine sahip herkes, şu dediğim sahneyi bir makara film kullanarak evinde görüntüleyebilir. Bu çalışmayı yapan bir kaç kişi, elde ettikleri sonuçları karşılaştırsınlar. Eğlenceli olur.

    Anton'un önerileri, benim kurmaya çalıştığım dünyaya özenle yaklaştığını anlatıyordu. Deneyimli bir kameraman, acemi bir yönetmene isterse sette taklak attırır. Anton, bunu pek eğlenceli bulmamış olacak, yalnızca yürümeme yardım etti. Bir de koşullanmış olduğum çalışma biçiminin ötesine geçmeme. "We have to take a master, then shoot the inserts Barış, you see, it is much better to have a master when you are editing." (Sahnenin tümünü çekip sonra ayrıntı çekimlerine geçmeliyiz. Sahnenin tümü elimizde olursa, kurgu çok daha iyi yapılır.) Verdiğim mizansenleri ve oyuncu yönetimindeki tavrımı beğendiğini sanıyorum. Kamera açıları konusunda ara sıra ve kullanılacak objektifler konusunda çoğu zaman önerilerde bulundu. Kimi zaman sessiz sedasız objektif değiştirdiğini görüp ses çıkartmadım. (Vizörden bakıp kendimi rahatlatmakla yetindim). Çekim sırasında ve sonrasında Yeşilçam'da yapılan dedikodular: "Acayip film harcadı", "Seti kameraman yönetiyormuş". Doğrudur, ışıklandırmayı kitaplardan öğrenemezsiniz. Aydınlatma çalışmalarını bir öğrenci gibi izledim. Geri kalan her işe burnumu soktum. Seti de, kameramana, oyunculara, teknik ekibe, sanat yönetmenine, makyajcıya ve asistanlarıma yönettirmiş olmanın övüncüyle yetinebilirim. "Acayip film harcama"ya gelince...

    Ünlü "master"larımızı çekerken hep yüreğim ağzımdaydı. Hiçbir sette kameranın bu kadar uzun, aralıksız çalıştığını duymamıştım doğrusu. Uzun çekimlerin ise riski her zaman daha büyüktür. Oyunculukta bir hata, kameranın yanlış bir hareketi... Ve o uzun planı bir daha çekme zorunluluğu. "Bugün kaç metre çekmişiz?", "850 metre", "Bittik, mahvolduk, perişan olduk!.." Filmin üçte ikisini çekip çalışmamız "ekonomik zorluklar yüzünden" durdurulduğumda 74 kutu negatif harcamış olduğumuzu söyleyince Yeşilçam dehşete düştü. Bir tabuyu çiğnemiştik adeta: 74 kutu! Hesaba vurulduğunda bu "israf", bütün yan yükleriyle birlikte (pozitif ve laboratuar işlemleri) taş çatlasa bir on-on iki milyonluk bir ek gider anlamına geliyordu oysa. Yapım süresince kendi ilişkilerimiz ve çabalarımızla bütçeye kattığımız on bir milyon lirayı da düşününce, "filmin felaketine" özenli farklı çalışmamızın neden olmadığını çok iyi biliyorum. Anton'dan da vazgeçmek niyetinde değilim. "Bu da nerden çıktı?" derseniz, vahşilerden söz etmemiz gerekir.

    Şubat sonunda çekim durduruldu. Kısa zamanda yeniden başlama umutları suya düşünce Anton, asistanını alıp ülkesine döndü. Ben de yeni bir yapımcı aramaya koyuldum. Bu arada Odak Film'in iyice kötülediğini, borçları yüzünden filmimin negatiflerine ve iş kopyalarına haciz konduğunu, bunların açık arttırmayla satıldığını ve bu yapılanların esasen hiçbir hukuksal dayanağı olmadığını gazetelerden okuyanlarınız olmuştur. Bu yazıyı yazarken de kesin bir çözüm bulabilmiş değilim ama umut var ve biz bu filmi başladığımız gibi bitirmeye kararlıyız. Piyasadan gelen öneriler hep aynı kapıyı açıyor önümüzde: "Gerçekçi ol, inat etme, işi ucuzlat, filmi bitir. Önemli olan filmi bitirmek." Bir kararsız için, başkalarını da ilgilendiren bir konuda karar vermek ne zor! Filmi bitirmek istediğimi anlatıyorum. Vazgeçmek nasıl mümkündür, bilmiyorum. Yalap şap bitirmeğe nasıl razı olunabilir, anlamıyorum.

    Kapitalist bir ülkede de vahşi kapitalin egemen olduğu alanlar vardır. Ticaret sermayesinin, tefeci sermayenin ve onun yarattığı ilişkilerin. Böyle bir alanda yaşamak ve iş yapmak zorunda olunlar, kolay kolay bu ilişkilerin çerçevesini kıramazlar: Türk Sineması vahşidir!.. Küçük hesapları, kısa erimli kar ve kapkaç oyunları, yerleşmemiş hukuk düzeni, cılız meslek örgütleri, tuhaf özgürlükleri, özverili emekçileri, usta yaratıcıları, teknik geriliği, akıl almaz hünerli zenaatkarlığı, kimi zaman dik başlılığı ve boyun eğmezliğiyle, kimi zaman acıklı yenilgileriyle. Ben Türk Sinemasında vahşet döneminin çok kısa bir zaman içinde son bulacağını düşünüyorum; bir sevinerek, bir kaygılanarak. Uygarlık kimbilir ne getirecek bize... Kararlı, bilinçli ve donatımlı olursak, vahşetten uygarlığa sıçrarken evcilleşmemenin de yolunu buluruz belki.

    Londra'da tren köprüsünün altından geçerken "Bir dilek tut" dendiğinde pat diye birşey düşünmek zor olabilir. Ama bütün istediklerini birden içinden geçirmek de kolay olmasa gerek...

 1989 / İstanbul